25 Kasım 2013 Pazartesi

BİR ÇOCUK ‘YOLDA’



Bilenler bilir, Eskişehir bundan 10 sene öncesine kadar tam bir bisiklet şehriydi. Günümüzde her ne kadar motorlu taşıtlar ve tramvay şehir içi ulaşımın neredeyse tamamını oluştursa da, eskiden sokaklarda her yaştan insanı bisikletle bir yerden bir yere giderken görürdünüz. Şimdilerde bu keyifli ulaşım şekli genellikle şehirdeki üniversite öğrencileri arasında yaygınlığını koruyor.

İşte bu şehirde doğmuş, büyümüş biri olarak, ilk yolculuk olarak adlandırabileceğim deneyimi ne zaman  yaşadığımı düşündüğümde, zihnimde mavi BMX bisikletim yanıp sönmeye başlıyor. 7-8 yaşlarında falandım sanırım. İlkokula yeni başladığım zamanlar. Benim dünyanın en güzel varlığı olduğu konusunda en ufak bir şüphem dahi olmayan mavi bir BMX bisikletim var. Sokaklarda şuursuzca, düşe kalka bisiklet tepesindeyim. Ve bir haftasonu babamın teklifiyle, o bisikletle hayatımın ilk yolculuk deneyimini yaşıyorum. Babamın da bir bisikleti var ama benimkinden çok farklı, kocaman bir şey. ‘Gel bisikletlere atlayalım, dolaşalım biraz’ cümlesiyle beraber hayatımın ilk yol arkadaşını da kazanmış oluyorum.

İlk başlarda kısa şehir turlarından ibaret olan bisiklet turlarımız, zamanla neredeyse her hafta tekrarlanan bir ritüele dönüşüyor, her seferinde mesafeler uzuyor. Şehrin sokaklarında, caddelerinde başlayan yolculuğumuzu bir süre sonra şehrin dışına, civar köylere doğru uzanıyor. Ve işte ilk defa o zaman yolda olma kavramının farkına varıyorum. Toprak köy yollarında, tarlaların arasında, bazen ağaçların gölgesinde, bazen bir derenin kenarında ilerlerken sadece bisikletimin tekerlekleri değil zihnim de muazzam yol katediyor. Babam her ne kadar ona yetişebilmem için yavaş bir tempo tutturmuş olsa da, kan ter içinde pedalları çevirirken yüzüme vuran rüzgarın özgürlük hissiyle tanışıyorum. Saatlerce aramızda dialog geçmeden pedal çevirmek, iletişimin sadece cümlelerden ibaret olmadığını kazıyor zihnime. Bu suskun yolculuk, yol hakkında bir farkındalık uyandırıyor içimde. Bir yere varma amacı olmadan yol yapmayla, yolda olma hissiyle tanışıyorum o küçük yaşımda.


7-8 yaşlarında hayatıma giren yolda olma hissinin yaşattığı keyifli duygular halen hayatımın önemli zevk noktalarından biridir. Amaçsızca, şuursuzca,güzergahsız gitmek. Belki de bu yüzden sevemedim hiç otobüsle,trenle,uçakla yapılan ve bir noktaya varmayı amaçlayan yolculukları. Ve belkide bu yüzden hiç istemedim etrafımda geveze yol arkadaşları.          

19 Ağustos 2013 Pazartesi

Çok Mu Zor ?



Mısır'daki darbe yönetimi halkı hunharca katletmeye devam ediyor. Dünya çapında protestolar da, görmezden gelme de devam ediyor. Bunun herhangi bir tartışması olamaz bence. Orada yapılan bir insanlık suçudur ve tepki gösterilmesi gerekir. Bu konuda şuna inanıyorum ki tepkisini ortaya koymak isteyen bir çok insan tedirgin. Çünkü her zaman karşımıza çıkan iki ucu boklu değnek durumuna sokuldu insanlar. Susarsan darbeci general Sisi yandaşısın, tepki gösterirsen faşist Mursi yandaşı. İnsanların hayatlarını 2 seçenek arasına hapsedip, bir kısır döngü içine sokmaktan ne zaman vazgeçeceğiz. Çok mu zor bu? On yıllardır bu denklemin içinde çırpınıp durmuyor muyuz zaten? Ya sağcısın ya solcu, ya laiksin ya dinci, ya Ergenekoncusun ya AKP'li, ya Gezicisin ya Tayyip'çi. Çok değil şöyle 1-2 dakika bir durup düşünsek yeter aslında. Ne kazandırdı bu bize? Kutuplaşmalar, ayrılıklar, acılar, ölümler vb. vs.

Neyse konuyu çok dağıtmadan asıl anlatmak istediğim mevzuya dönelim. Mısır'daki olayları protesto etmek için, siyaset ve protestonun yasak olduğu futbol sahalarımızda Rabia selamı veren futbolcularımız oldu biliyorsunuz. Buna kesinlikle karşı değilim. Biz nasıl tribünlerde 'Her yer Taksim, her yer direniş' diye özgürce bağırabilmek istiyorsak, bu  insanlar da özgürce Mısır'daki katliamı protesto edebilir. Ve gene sonrasında olduğu gibi, insanlar 'Tamam Mısır'daki ölümleri protesto ediyorsun da, ülkemizde devlet eliyle öldürülen 5 gencimizi de unutmayın' diyebilir. 

Buraya kadar hiçbir sıkıntı yok bence. Zaten asıl istediğimiz bu değil miydi? Herkesin düşüncesini, yaşayışını, tepkisini özgürce ortaya koyabilmesi. Fakat bu karşılıklı reaksiyonlar arasında öyle bir olay oldu ki, yenir yutulur gibi değil. Halk Tv öldürülen 5 gencimiz için yapılan yukarıdaki resme bir ince ayar çekip Medeni Yıldırım'ı resimden çıkardı. Ulusalcı damarları ağır basmış olmalı ki, bir Kürt gencinin ölümünün hesabını sormayı, kendilerine yedirememiş olasalar gerek.

İşte bu yüzden direniş esnasında ben ve benim gibi düşünenlerin kafasında soru işaretleri vardı. Bizleri bütün medya göz ardı ederken sadece Ulusal Kanal ve Halk Tv olayları yayınlıyordu eyvallah. Fakat bu zihniyeti bildiğimiz için tedirgindik. İnsanlar sokaklarda 'Mustafa Kemal'in askerleriyiz' diye bağırdığında, o büyük önderin ismine rağmen kitleler gibi coşkuya kapılamayışımız, bu sloganın altında yatan bu zihniyetten. 

Bu yazıyı okurken herhangi bir ırkın, dilin, dinin savunuculuğunu yaptığımı düşünenler olabilir. Yadırgamam, çünkü toplumumuz en başta da söylediğim gibi, 2 seçenek dışında düşünmemeye programlandı yıllardır. Benim için köken hiçbir anlamı ifade etmese de, Sünni Müslüman, Türk kökenli, Eskişehir'li bir ailede yetişmiş bir birey olarak  öldürülen bir Kürt genci için adalet istemenin de benim görevim olduğunu düşünüyorum. Çünkü bireyi tanımlarken 'insan' kelimesinin ötesindeki bütün sıfatların geçersiz ve gereksiz olduğuna inanıyorum. 

5 Ağustos 2013 Pazartesi

Adil ve Bağımsız Yargı



Bugün itibari ile yıllardır ülkenin gündemini işgal eden Ergenekon Davasının kararları açıklandı. Verilen cezalara baktığımız zaman, ülke tarihinde bu kadar cezanın verildiği başka bir dava olduğunu pek zannetmiyorum. Ve haliyle bu kararlar ardından büyük tartışmalar yaşanacaktır. Özellikle artık neredeyse toplumsal geleneğimiz haline gelen kutuplaşma hali neticesinde taraflar birbirlerine sallamaya başladı bile. Çünkü toplum Ergenekoncular ve AKP'liler olarak ikiye ayrılmış durumda.

Fakat ben bu ülkede benim gibi insanlar da olduğuna inanıyorum. Bu davanın başladığı günden beri bir çok hukuksuzluğa yol açtığına, özel yetkili savcıların hukuk sınırları dışına çıktığına, bir çok insanın haksız yere suçlanmasına inandığım kadar, bu davada adı geçen bir çok insanın da gerçekten cezalandırılması gerektiğine inanıyorum. Cumhuriyet sonrası tarihimize baktığımızda o kadar çok karanlık nokta var ki. Devletin ya da devlette görevli şahısların gerçekleştirdiği suçlar tarihidir Türkiye'nin tarihi. Asker, polis, siyasetçi, iktidar, muhalefet, hangisi aydınlık ve şeffaf bir geçmişten söz edebilir? Sadece Ergenekon değil, öncesinde, sonrasında ve şu anda yaşanan resmi ya da gayri resmi yollarla, devlet kademelerinin müdahil olduğu her suçun, her kirli oyunun ortaya çıkarılması ve cezalandırılması gerektiğine inanıyorum. Ama bırakın suçlama ve cezalandırmayı biz daha geçmişimizle yüzleşmekten bile aciz bir toplumuz. 

Bu açıdan bu tip davaları desteklesem de, bu davanın yürütülüş biçimini asla destekleyemem. İnsanların 5 yıl boyunca tutuklu kaldığı, toplumsal itibarsızlaştırma kampanyalarının yapıldığı, delil ve iddiaların hukukla bağdaşmadığı, haklı bir başlangıç görüntüsünün sonrasında kelle avına dönüşen bir davayı aklı başında ve vicdanı olan hiçbir insan da destekleyemez sanırım. 

Sonuç itibarı ile bu dava, adil olmayan yöntemler ve hukuk dışı uygulamalar sonucunda, benim gibi suçlu olanların cezalandırılması ve devlet mekanizması içindeki bütün pisliklerin ortaya dökülmesi gerektiğine inanan insanlar için dahi inandırıcılığını kaybetmiştir. 

23 Temmuz 2013 Salı

Ey Cemaat-i Müslimin

Ramazanın başladığı günden beri bu konuyla ilgili  yazıp yazmamak konusunda çok kararsız kaldım. Sonuç itibari ile bu konuda ahkam kesmek pek de bana düşmez gibi geldi. Piyasada bir çok alim, dini bütün insan var. Bırakalım bu mevzuyu onlar konuşsun istedim ve bugüne kadar da kendimi tuttum. Dolayısıyla en baştan şunu belirtmek isterim ki, bu yazıyı din konusunda herhangi bir iddiam olmadan yazıyorum. Sadece din kavramının nasıl bir şey olduğunu anlamak için, merak sebebiyle bütün semavi kitapları okumuş ve diğer çok tanrılı veyahut pagan dinlerin de yazılı kaynaklarından ulaşabildiklerine göz gezdirmiş bir adamın zihnine düşenler sadece bunlar. 

Bu okumalar sonrasında edindiğim ibadet algısı şöyle. Özellikle semavi dinlerde ibadet, tanrıya yakınlaşma ve onun varlığını kabul etme yöntemi. Diğer dinler ise tanrılarla çok daha doğrudan bir bağ geliştirerek, ibadet ve ayinleri daha çok karşılıklı bir anlaşma gibi uyguluyor. Yani tanrıya yakınlaşmanın yanı sıra, yaptıkları ibadet karşılığında tanrılarından doğrudan bir talepleri var genellikle. Uygulama ve amaçlarındaki farklılıklarına rağmen her dinde ortak bir nokta var. Tanrıya yakınlaşma. Her inanış bu tanrıya yakınlaşma durumunun insanda muazzam pozitif etkileri olduğu konusunda hemfikir. İnsanın içinde olumlu duygular uyandıran bu eylemlerin, bizleri daha mutlu, daha sevgi dolu, daha iyi insanlar yapacağını iddia ediyorlar. Tanrının sonsuz iyiliğinin bu kısıtlı yakınlaşmamızda bile bize sirayet edeceğini ve dönüştüreceğini iddia ediyorlar hepsi ağız birliği yapmışcasına.

Kafamdaki bütün bu düşüncelerle, içinde bulunduğumuz ayda, sadece Türkiye'ye değil bütün Müslüman ülkelere bakınca haliyle bir sürü çelişki doğuyor zihnimde. Günlük kavgalar ve tartışmalardan, nefret söylemlerine kadar geniş bir yelpazede yaşıyoruz bu ibadet ayını. Nasıl oluyor da inananlar, arınmaları gereken bu süreçte daha da kirlenebiliyorlar anlamakta zorlanıyorum. İnanmayan ve ibadet etmeyen insanlar bile ramazan dolayısıyla, inananlara daha saygılı daha hoşgörülü davranmaya gayret ederken, mümin olduğunu iddia edenlerin içlerinden dışarı taşan bu öfke ve nefretin kaynağı ne? Tanrıya yakınlaşma olmadığı kesin. Bunları söylerken tabi ki gerçekten, saf duygularıyla inananları tenzih ederim.

Ve işte her sene olduğu gibi bir ramazan daha bu sorularla, bu çelişkilerle geçip gidiyor. Sadece kutsal olan bir ayda değil, senenin her günü insan gibi davranmasını beklediğimiz kişilerin, bırakın senenin her gününü, bu bir aylık süreçte bile insan olamamasının şaşkınlığıyla. 

18 Temmuz 2013 Perşembe

Ben Sporcunun Az Akıllı, Yandaş ve Ahlâksızını Severim

Yıl 1968. Yer Meksika. Bütün dünya Avrupa'dan yükselen özgürlük çağrısını konuşuyor. Avrupa'da bir çok şey değişiyor. Gençler sokaklarda. İnsan gibi yaşamak için, eşitlik için, özgürlük için çığ gibi büyüyerek sokakları dolduruyorlar. Algıları değiştiriyorlar bütün bir kıta boyunca. Fakat Avrupa'da esen özgürlük rüzgarları günümüzün özgürlük bekçisi olan okyanusun karşı tarafına, yani Amerika'ya hala ulaşamamış durumda. Amerika köleliği kaldırdığını gururla, üstüne basa basa dile getirse de, hala özgürlüğün beyazların tekelinde olduğu bir ülke olmaktan öteye gidemiyor. Amerikan rüyasının içinde siyahi vatandaşlara yer yok. İkinci sınıf insan muamelesi görüyor, dışlanıyorlar.

Bu koşullardaki Amerika Meksika 68 olimpiyatlarında, 200 metre koşusunda kürsüye iki siyahi sporcusuyla çıkıyor. Tommie Smith ve John Carlos. Tommie altın madalyaya ulaşırken John'da bronz madalyayı alıyor. Ve bu iki atlet kürsüye çıkmadan önce ülkelerinde siyahi vatandaşların çektiklerini bütün dünyaya duyurmak istercesine bir eylem düşünüyorlar. Ama kürsüde yer almayı hak etmiş bir atlet daha var. Avustralya'lı Peter Norman. Onun bu gurur anını da gasp etmelerinin doğru olmadığına inandıklarından, öncesinde onun da onayını almak istiyorlar. Peter Norman'a sadece iki soru soruyorlar: 'İnsan haklarına inanıyor musun?' ve 'Tanrıya inanıyor musun?'.  Bu iki soruya da evet cevabını aldıktan sonra kafalarındaki planı anlatıyorlar Norman'a. Norman sadece onları onaylayıp, desteklemekle kalmıyor yapacakları eylemin biçimini de belirliyor. Kürsüye siyahilerin çektikleri fakirliği vurgulamak için yalın ayak ve özgürlük mücadelesini simgelemek için de tek ellerinde siyah eldivenle çıkmaya karar veriyorlar. Fakat bütün insanlık için bir gurur anı olması gereken bu tablodan sonra bu atletlerin hayatı alt üst oluyor. Spordan uzaklaştırılıyorlar, ailelerini kaybediyorlar. Böylece hayatlarının en gururlu anı, insanlık açısından en özel anlardan biri, onların hayatının geri kalanını sıkıntılarla dolduruyor. 

Bundan 45 sene önce bize insanlık dersi veren bu 3 büyük sporcuyu tekrar hatırlamama vesile olan olay Cenk Akyol'un durumu oldu. Şampiyonluk kutlamaları esnasında, Gezi Direniş'ini göz ardı eden Ntv'ye konuşmayı reddedip, mikrofonlarını yere atması yüzünden milli forma hakkı gasp edilen basketçimiz.Her ne kadar insanlar çıkıp olayın böyle bir boyutu olmadığı konusunda bizi ikna etmek için yırtınsa da, gene inandırıcı değiller, gene komikler. Yaptıkları her şeyin üstüne sporu da kamplaştırıp, insanları ötekileştirdikleri için tebrik etmek lazım. Ne de olsa artık dünya çapında bir tarzımız var. Bizim gurur duyabileceğimiz, bayrağımızı taşımaya layık sporcular ırkçı, küfürbaz ve ahlaksız olmalı.

Ne ilksin, ne de son Cenk. Yapılan haksızlığı gidermez ve içindeki öfkeyi dindirmez biliyorum ama şu belki bir ince teselli olabilir. Aradan ne kadar süre geçerse geçsin, insanlık tarihinde onurlu bir yerin var artık. 

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Kolay Değil Genç Ölmek


Mehmet Avyalıtaş: 20 yaşındaydı daha. Babası rahatsızlandıktan sonra ailenin geçim yükünü kaldırabilmek için liseyi bırakıp, pazar tezgahında iş hayatına atılmıştı. Son 4 ayını bir lokantada garsonluk yaparak geçirdi. 1996 yılında dayısının Iğdır'da askerlik yaparken intihar ettiği iddia edildi. Fakat sonra asker arkadaşları, Alevi olduğu için komutanı tarafından öldürüldüğünü söyledi. Babasının gururla söylediği gibi Şah İbrahim'in soyundan geliyorlardı. Bu gurura rağmen üstüne basa basa belirtiyordu, "Biz insan ayırmayız". Dayısının acısını daha büyük bir acıyla unutturduğunu söyleyen annesi nereden bilebilirdi ki, yürüyüşe katılacağını söyleyince aç aç gitmesin diye bir yumurta kırdığı oğlunun çıkarken yanağına kondurduğu öpücüğün son öpücük olduğunu.



Abdullah Cömert: 22 yaşındaydı. Aramızdan ayrılana kadar, Hatay'da sürekli direnişin içinde yer aldı. Çoğumuz kadar apolitik değildi. CHP gençlik kollarına üyeydi. Belki de bizden daha erken fark etmişti bir şeyleri. Bizler gibi politize olmak için bıçağın kemiğe dayanmasını beklememişti. Yazdığı son mesajında başına gelebilecek olanları sanki önceden görmüştü, " 3 günde sadece 5 saat uyudum. Sayısız biber gazı yedim, 3 defa ölüm tehlikesi atlattım. Ve insanlar ne diyor biliyor musunuz? 'Boşver ülkeyi sen mi kurtaracaksın?'. Evet kurtaramasak da bu yolda öleceğiz"

  
Medeni Yıldırım: Henüz 18 yaşındaydı. 1994 yılında faili meçhul bir şekilde infaz edilen Kürt iş adamı Adnan Yıldırım'ın yeğeniydi. Bölgede korkunun, faili meçhullerin, kayıpların, işkencenin sembolü olmuş karakollara Lice'de bir yenisinin daha eklenmesini protesto ederken askerin açtığı ateşle öldü. Belki de ölümüyle ülkenin batısının ilk defa bölge gerçeklerinin farkına varmasını sağladı.


Ethem Sarısülük: 26 yaşındaydı. Yıllardır hayata tutunabilmek için bir çok yerde vasıfsız işçi olarak çalışmış gerçek bir emekçiydi. Son olarak OSTİM'de kaynakçılık yapıyordu. Toplumun, siyasetin, ideolojilerin, kentlerin yalan ve yavanlığından bıkıp 23 yıldır köyünde, bütün toplum normlarının dışında münzevi hayatı yaşayan eski edebiyat öğretmeni Muzaffer Sarısülük'ün oğluydu. Ankara'nın göbeğinde görüntülerle kaydedilmiş şekilde bir polis tarafından vurularak öldürüldü. Ethem bizi bıraktı, katili koruma altına alındı.


Ali İsmail Korkmaz: 19 yaşındaydı daha. Hatay'dan İngilizce Öğretmeni olmak için okumaya gelmişti Eskişehir'e. Polis şiddetinden kaçarken daha büyüğüyle karşılaşacağını nereden bilebilirdi? Bir ara sokakta karşısına çıkan güruhtan ölümüne dayak yedi. Gene polis korkusundan hastaneye gitmek istemedi. Gittiğindeyse zaten kimse gereken müdahaleyi yapmadı. Beyin kanaması geçirdiği anlaşıldığında artık çok geç olmuştu. Günlerce direndi ölüme ne de olsa direnişçiydi. Ama maalesef bu direnişin sonunda kazanamadı. Sadece onu dövenler değil, polis, doktorlar, devlet hepsi elbirliğiyle öldürdü Ali İsmail'i, vebalini herkese bırakarak. 

Bu ölümlerin hiçbirinin sorumlularını bulmasalar da, bu sorumluları cezalandırmasalar da sadece şunu asla unutmasınlar.
  • Mehmet Ayvalıtaş ölümsüzdür.
  • Abdullah Cömert ölümsüzdür.
  • Medeni Yıldırım ölümsüzdür.
  • Ethem Sarısülük ölümsüzdür.
  • Ali İsmail Korkmaz ölümsüzdür.



7 Temmuz 2013 Pazar

Selam Dünyalı


Bugün gazetede okuduğum bir haber, zaten saçma bulduğum ırksal kavramları ve milliyetçi düşünceleri tekrar aklıma getirdi. İngiltere veliahtlarından Prens William'ın doğacak çocuğunun soy ağacını araştırmışlar. Tabi bahsedilen İngiliz Kraliyet Ailesi olunca, soyu yüzyıllar öncesine kadar takip etmek çok da zor olmasa gerek. İlginç olan o soy ağacında karşılaşılan isimler. Kimler yok ki. Amerika'nın ilk başkanı olan George Washington da, Dracula mitinin yaratılmasının esin kaynağı olan Kazıklı Voyvoda da var bu listede. Floransa'nın ünlü Medici ailesinden gelen Fransız kraliçesi Marie de Medici de yer alıyor bu soy ağacında, ve hatta bu kraliçe üzerinden soy incelenmeye devam ettiğinde İngiliz tahtının varisinin Hz. Muhammed'le dahi uzaktan akraba olduğu ortaya çıkıyor. Yani kısacası İngiliz veliahtının soyunda İngilizlik'le beraber Romenlik, İtalyanlık ve hatta Araplık harmanlanmış gibi duruyor. 

Bu sadece soyunu yüzlerce yıl geriye takip edebileceğimiz aristokrat aileler için geçerli bir durum değil haliyle. Binlerce yıl boyunca ırklar, klanlar, toplumlar birbirleriyle karışarak bugüne kadar gelmişiz. Bugün de hız kesmeden devam etmekte bu karışma durumu. Fakat buna rağmen hala günümüzde çok yoğun bir şekilde milliyetçi söylemlere maruz kalabiliyoruz. Bu söylemler temelinde, ait olduklarını iddia ettikleri ırkı diğerlerinden üstün tutmakta ve kendilerinin dışında kalan ırklara eşitlikten uzak yaklaşımlar sergilemekte. Bütün bir dünya tarihi sürecini incelediğimizde hala belli bir ırkın pûri-pak kalabildiğini ya da kendimizin hala bir ırkın saf kan temsilcisi olabileceğimizi düşünmenin saçmalığının farkındasınızdır herhalde. Ayrıca ırk da neymiş, bütün semavi dinlere göre hepimiz Adem'den yani aynı soydan gelmedik mi? 

Bu tip ırkçı ya da milliyetçi söylemlerin temelinde yatan asıl neden bence bireylerin kendilerine yeterince saygı duymaması. İnsanlara, sadece kendileri oldukları için saygıyı hak ettiklerini, var olmaları nedeniyle değerli olduklarını, herhangi bir alt ya da üst kimliğe gerek olmaksızın sadece kimlikleriyle eşit yaşam hakları olduğunu anlatmalıyız. Kendilerini Türk, Kürt, İngiliz, Fransız, Ermeni, Arap olarak değil Ahmet, Dilan , John, Louis, Sevan olarak tanımladıkları ve kimliklerinin ötesinde gene de bir aidiyet ihtiyacı varsa, bu ihtiyacı hepimizin gerçekten ortak geçmişi olan gezegenimize yönelttikleri bir dünyada gerçekten barış ve kardeşlikten bahsedebiliriz. Unutmayalım ki bütün insanlığın soyu sopu karmakarışık olsa da asla değişmeyen tek bir gerçek var. Hepimiz dünyalıyız.

5 Temmuz 2013 Cuma

Devletin Dini Olmaz


En başından belirtmek isterim ki, bu yazı kişilerin bireysel dini inanışları üzerine yazılan bir yazı değildir. Tam aksine dinin sadece bireylerin düşüncelerinde ve vicdanlarında yer etmesi gerektiğini savunmaktadır. Burada eleştirilen nokta din olgusunun, hangi din olursa olsun devlet politikalarında yer etmesi ve bu politikaların kendi iktidarlarını sağlama almak için insanların inançlarını kullanmasıdır. 

Şu anda dünyada tam anlamıyla teokrasi ile yönetildiğini söyleyebileceğimiz az sayıda ülke olmasına rağmen, yönetim anlayışlarında ya da dillerinde dine fazlasıyla vurgu yapan bir çok ülke vardır. Yöneticilerin başvurabileceği en ucuz yöntemlerden biridir bu. Fakat bir o kadar da etkili. Çünkü din içinde bir çok kutsiyet barındırır. Her dinin içinde kutsal addedilen, sorgulanamayan kavramlar vardır. Ve yöneticiler bu kavramları kullanarak kolaylıkla halkı galeyana getirebilir ve kendi çıkarları doğrultusunda reaksiyonlar yaratabilir. Tarihte Haçlı Seferleri ile karşılığını bulan bu kitlesel cinnet durumu, günümüzde de özellikle Ortadoğu'dan yükselen Cihad çağrılarıyla varlığını sürdürmekte. 

Bu durumun sadece kitlesel savaşlar ya da savaş çağrıları gibi uç örnekler yaratmaktan daha farklı sonuçlarıyla ise çok daha sık karşılaşıyoruz. Devletler dini argümanlar üzerinden toplumun yaşama biçimlerini, özgürlük alanlarını belirlemeye çalışıyor. Bu doğrudan bir din üzerinden ya da dinin mezhepleri üzerinden uygulanıyor. Devlet dili olarak hangisi kullanılıyorsa onun dışında kalan din ve mezhepler ayrımcılığa uğruyor ve dışlanıyor. Sonuç olarak da dışarıda kalan insanların ya dini özgürlükleri kısıtlanıyor ya da mezhep çatışmaları baş gösteriyor. 

Yönetim biçimleri tarih boyunca sorgulanarak ve gelişerek günümüzdeki  haline gelmiştir ve bu sorgulama sonucunda gelecekte daha iyi noktalara gidebilir. Fakat biz, devlet yönetiminde asla sorgulanamaz tabularla dolu olan din olgusuna yer verirsek, gelişmek bir yana daha da geriye gitmemiz kaçınılmaz. Bundan dolayıdır ki dini bireylerin düşünsel ve yaşamsal anlayışlarından öteye taşınmasının, kişinin kendi vicdanının ötesinde yer etmesinin önüne geçilmesi bütün insanlığın gelişimi açısından elzemdir. Burada devlete düşen tek görev tek bir din ya da mezhebin bayrağını taşımaktan vazgeçip; herkesin, dini özgürlüklerini ayrım yapmaksızın ya da birini diğerinden üstün tutmaksızın yaşamasını garanti etmektir.

4 Temmuz 2013 Perşembe

Darbe Sonrası Stres Bozukluğu

Askeri darbeler neredeyse insanlığın var olmasından beri vuku bulmakta dünya üzerinde. Antik dönemdeki Yunan ve Hindu kent devletlerinde çok yaygın bir olguydu. Elinde askeri gücü olan kimse bu gücü kullanarak yönetimi ele geçirmekte bir sıkıntı görmezdi.Bunların yanı sıra tarihteki en ünlü darbe mağruru ve mağduru da Julius Caesar'dır sanırım. Kazandığı zaferlerden ve başarılardan sonra 13. lejyonunun askeri gücüne dayanarak Roma'da bir iç savaş başlatmış ve sonunda galip gelip Roma'yı cumhuriyetten imparatorluğa dönüştürüp Roma'nın tek hakimi olmuştur. Ta ki sonunda gene bir darbeyle öldürülüp iktidardan devrilene kadar. Bu yönüyle darbenin iki yüzünü de  yaşamış bir şahsiyettir kendisi. 



Antik çağların binlerce yıl öncede kalması gereken bu köhne uygulaması maalesef çağdaş dünyamızda da sık sık karşımıza çıkıyor. Özellikle 20. yüzyıl darbeler tarihi açısından tam anlamıyla bir bolluk bereket dönemi. Latin Amerika'da, Asya'da, Afrika'da ve Avrupa'da onlarca darbe yapılmış bu yüzyıl boyunca. Pinochet'den Saddam'a, Papadopulos'tas Pervez Müşerref'e birçok örnek vardır darbeyle iktidarı ele geçirme kousunda. Ve tabi ki bizim ülkemiz. Bir tanesi yetmemiş gibi 20 yıl sonra bir ikincisini yapmışız. Muhtırasıydı, postmodern darbesiydi de cabası. Türkiye'nin demokratikleşememe sorununun en temel nedenlerinden biridir bu darbe kültürü.

Çağımızın son darbesi dün itibarı ile Akdeniz kıyılarımızın karşı cenahında meydana geldi. Arap Baharı rüzgarının en sert ve etkili yaşandığı Mısır'da. Bu bahar kısa sürede kışa dönüşmüş olmalı ki halk gene ayaklandı. En doğal haklarıdır beğenmedikleri, memnun olmadıkları bir yönetime baş kaldırmak, tepkilerini göstermek. Herkesin desteklemesi gereken bir tutumdur. Fakat Mursi ne yapmış olursa olsun sonunda ordunun yönetime el koymasını haklı göremem. Ordu denen kurum iki ucu keskin bir bıçak gibi. Ülkenizin güvenliği ve gücü için ordunuzu güçlendirebildiğiniz kadar güçlendirirsiniz. Fakat bu büyük güç kontrol altında tutulmazsa da, her an sayısız örnekte görüldüğü gibi yönetimde hak iddia edebilecek bir konuma gelebilir. Şu anda Mısır'da olanların darbe olmadığı iddia ediliyor, geçiş süreci gibi laflar söyleniyor. Her ne olursa olsun ordu gibi mantığın tamamen dışlandığı, hiyerarşik düzenin en katı haliyle uygulandığı ve insanın değerinin sıfırlandığı bir kurumun yönetimi ele geçirmesi insanlık ve demokrasi açısından büyük bir kayıptır. Umarım Mısır halkı şu anda kutlamalarla karşıladıkları darbenin sonuçlarını benzer örneklerde olduğundan daha az acıyla ve kayıpla atlatabilir. Dünya üzerinde hiçbir ordu olmasa, askerlik denen kavramı tarihin unutulmuş bir sınıfı olarak anlatsak çocuklarımıza keşke. 

1 Temmuz 2013 Pazartesi

Unutmayalım ! Unutturmayalım !

Yıllar önce, tam olarak 20 yıl önce 2 Temmuz günü o günkü çocuk aklımla pek de anlam veremediğim, ülkenin tarihinde yaşanan vahim katliamlardan biri daha yaşandı Sivas'ta. Etrafta konuşulanlara bir türlü anlam veremiyordum. Sivas'ta Alevilere saldırdılar diyorlardı. Çocuk aklımla o güne kadar Alevi olduklarını duyduğum etrafımızdaki insanları düşünüyordum. Neden, kim saldırsın ki onlara diyordum kendime. Bizden hiç farkları yoktu, hepsi iyi insanlardı. Sonra saldırının hedefinde Aziz Nesin'in olduğunu söylüyorlardı. O zamanlar komik hikayeler yazan, tonton bir adam olarak algıladığım Aziz Nesin. İşte bunu hiç anlamıyordum. Bu kadar komik ve eğlenceli bir adama kim, niye zarar vermek isteyebilirdi.

Yıllar içinde büyüdüm. Büyüdükçe okudum, okudukça anladım. Zamanında niye saldırıldığını anlayamadığım Alevi toplumunun yaşadığı ilk saldırı olmadığını öğrendim Sivas Katliamının. Tarihleri boyunca nasıl dışlandıklarını, ötekileştirildiklerini, ezildiklerini öğrendim. Bazen şuursuz güruhlarca bazen de devletin sistematik politikalarıyla, nasıl yok edilmek ya da en azından asimile edilmek istendiklerini gördüm. Gördükçe utandım. İnsanlık adına utandım, devlet adına utandım. 

O zamanlar sadece komik hikayeler yazarı olarak düşündüğüm Aziz Nesin'i okudum yıllar geçtikçe. Sadece mizah yapmadığını, mizah yaptığı noktalarda da nasıl toplumsal eleştiriler yaptığını gördüm. Bu ülkenin ve bu ülkenin insanlarının gelişimi için ne kadar önemli bir aydın olduğunu anladım. Okudukça anladım, anladıkça utandım. Aydınlarını yok etmeye bu kadar hevesli bir toplum olduğumuz için utandım.


Ve tabi olayın gerçekleştiği dönemde adlarını dahi bilmediğim, orada can veren, canını kurtarmayı başarsa bile bu travmayı yaşayan aydınlarımızı ve insanlarımızı öğrendim büyüdükçe. İnsanlarına, aydınlarına bir otelin dar merdivenlerinde, alevlerin kendilerini yutması ya da dışarıdaki güruh tarafından linç edilmeyi beklemenin endişesini yaşattığı için ülkem adına utandım.

Günümüzde meydanlarda "Öl de ölelim, vur de vuralım" ya da "Yol ver gidelim, Taksim'i ezelim" sloganlarını duydukça tüylerimin diken diken olması bundandır işte. Sivas Katliamı ve benzerlerini unutmayalım, unutturmayalım. Böylece bugün çocuk olanlara, ileride anlayış düzeyleri geliştiğinde utanacakları bir insanlık, devlet ve ülke mirası bırakmayalım.

30 Haziran 2013 Pazar

Ne Çok Öldük Be


"Senin için ölürüm" diyen kişiye "Peki niye?" sorusunun pek de sorulmadığı bir coğrafyanın insanlarıyız biz. Bir şeyi sevip sahiplenmeyelim, hemen onun için ölürüz. Takımımız, aşkımız, ailemiz, partimiz, başkanımız, düşüncemiz... Daha bir çok örnek verilebilir bunlara. Tabi bu saydıklarım dışında bir de kutsiyet atfettiğimiz olgular var gözü kapalı öleceğimiz. Dinimiz, vatanımız, bayrağımız vb.  Dilimize ne de çok dolamamış mıyız ölümü? Ölürüm Türkiyem diye şarkılar yapmışız, parti mitinglerinde "Öl de ölelim" diye bağırmışız. Sanki inatla ölümü çağırıyor bu toprağın insanları. Mesela İngilizce'de de "die for it" diye bir kullanım mevcut fakat onlar bizde olduğu gibi ciddi ciddi ölmeyi kastetmiyor, sadece bir şeyi çok istediklerini falan belirtiyor. 

Eskilerin bir lafı vardır, "Bir şeyi 40 kere istersen olur" diye. Belki de gerçekten haklılık payı vardır bu sözün. Sanki tanrı bize bir güzellik yapmış da bu kadar dilimizden düşürmediğimiz ölümü bize sınırsızca sunmuş gibi. O kadar çok ölürüz ki ölüm artık kanıksanmıştır buralarda. Terör merör derken asker, sivil, pkklı 40.000 kişiye yakın ölmüşüz mesela. Ama vatan sağolsun, ne demiştik: "Ölürüm Türkiyem". İşimize, eşimize, dostumuza, tatile giderken; arabada, otobüste 50.000 civarı ölüvermişiz hiç anlamadan trafikte. O kadar da duble yol yapmıştık, siz ölün diye mi yapıldı bütün o yollar. Olsun biz duble yola da ölürüz. Her gün ortalama 4 iş kazasının yaşandığı güzel ülkemde yılda yüzlerce işçi olarak ölürüz.Ekonomimiz şahlanmışken, bütün dünya bizi kıskanırken ölmenin sırası mı? Hiç sorun değil sanayi ve kalkınma için zaten her türlü ölürüz. Sadece boşanmak istedik ya da anlaşamadık diye hemen her gün kadın olarak ölürüz. Evimizin direğidir, kocamız için ölmeyeceğiz de kimin için öleceğiz. Eğitim zayiatı olur ölürüz, tecavüz edilir ölürüz, rastgele bir kurşunla ölürüz, depremle selle ölürüz. 

Ölümü bu kadar dile dolayıp, sürekli de öldüğümüz için olsa gerek, ölümlerimiz devletin istatistik tablolarındaki rakamlar dışında pek de bir anlam içermez bu ülkeyi yönetenler için. Bu yüzdendir ki o tablolara sürekli yüzler, binler halinde işledikleri ölümlerimizin yanında, gezi direnişinde ve Lice'de ölen bir avuç insan için adalet ve vicdan beklemek bizim pembe hayallerimizden öteye geçmez. Onlar tablolarına birkaç çentik daha atar, biz her türlü ölürüz.

28 Haziran 2013 Cuma

Hukuk mu, Adalet mi? Taze Bitti Kardeş

  • Adalet ancak hakikatten, saadet ancak adaletten doğabilir. EMILE ZOLA
  • Adaletin gecikmesi adaletsizliktir.W. S. LANDOR
  • Adaleti seven bir insan için her yer emindir. EPIKTETOS
  • Adaletin kuvvetli, kuvvetlilerin de adaletli olmaları gerekir. BLAISE PASCAL
  • Adaleti çiğneyen devlet adamlarını cezalandırmayan milletler çökmek zorundadır. HZ. MUHAMMED
  • Adaletin olmadığı yerde ahlaktan bahsedilemez. MONTAIGNE
  • Adaletsizliği bir yangından daha çabuk önlemeliyiz. HERAKLEITOS
  • Adaletsizliği işleyen, çekenden daha sefildir.EFLATUN
  • Bırakın adalet yerini bulsun, isterse kıyamet kopsun.WILLIAM WATSON
  • Bir saat adaletle hükmetmek, bir sene ibadet etmekten daha hayırlıdır. HZ. MUHAMMED
  • Haksızlığa sapıp bütün insanların senin peşinden gelmeleri yerine, adaletli davranıp tek başına kalman iyidir. MAHATMA GHANDI
  • Hukukun kuvvetinin azaldığı yerde, kuvvetlinin hukuku geçerli olmaya başlar. MAURICE DUEVERGER
  • İnsanın en büyüğü, en yüksek mevkide iken tevazu gösteren, kudret sahibi iken affeden ve kuvvetli olduğu vakit adaletle hareket edendir. ABDÜLMELİK B. MERVAN
  • Kuvvetsiz adalet ve adaletsiz kuvvet iki büyük felakettir. LIMON LUCE
  • Zayıf, daima adalet ve eşitlik ister, halbuki bunlar kuvvetlinin umurunda bile değildir. ARISTOTELES
  • Yasama, yürütme yargı içiçe geçmişse, özgürlükler garantide değilse, anayasa yok demektir. Kuvvet kimdeyse o hakimdir. JEAN-JACQUES ROUSSEAU

Bunun gibi daha binlerce örnek. Bu adamlar, yani filozoflar, sanatçılar, bilim adamları ve hatta peygamberler dahi binlerce yıldır boşuna mı konuşmuş sayın hükümet? İşportaya çıkarıp, yok pahasına satmaya çalıştığınız bütün o dini değerlerinizin temelinde adil olmak yok mu? Hadi o çok güvendiğiniz yüzde elliniz sizden razı da, Allah da sizden razı mı sanırsınız? 

Mevzu şuursuz bir polisin, nedenleri olsun ya da olmasın, ister panik yaşasın ister keyfi ateş açsın, silahından çıkan kurşunla birini öldürmesi değil. Sizlerin bu polisin adalet karşısında hesap vermemesi için elinizden geleni ardınıza koymamanız. 

"Mevzu sadece polis kurşunu değil arkadaş! Sen hala anlamadın mı?" yazsam acaba benim arkamda da mı acayip lobiler, dış mihraklar arayacaksınız? Sizi yormadan ben size olağanca absürdlüğüyle bir teori vereyim isterseniz. Bütün bu olayların arkasındaki dış mihrak Alex'tir. Fener'den apar topar gönderilmesini kaldıramadığı için bütün ülkeden intikam almak istemiştir. Zira Gezi Parkı'yla başladığı işi Fener'in UEFA'dan aldığı cezayla tamamlamıştır. Hatta daha sonrasında hızını alamamış, gözü döndüğü için artık kontrolü tamamen kaybedip kendi ülkesini de karıştırmıştır. Artık biz de korkuyoruz sayın başbakan. Olaylar tamamen kontrolden çıktı. Alex lobisinin daha neler yapabileceğini tahmin bile edemiyoruz. Pişmanlık yasası falan çıkartsanız bize, korusanız bizi. He olmaz mı? 

Te Allaaam yaa......

18 Haziran 2013 Salı

Hükümet İçin Kaçan Fırsat


Son haftalarda giderek artan protestolar ve direnişlerle Gezi Parkı bütün ülkenin gündemine oturmuş durumda. Nedenleri, gelişimi, etkileri hakkında zaten bir çok şey yazıldı çizildi. Bu yüzden bunları tekrarlamaktansa olaya farklı bir açıdan bakmak istiyorum. 

Bu direnişin gelişimi devam ederken haliyle bir çok oluşum, siyasi grup fayda sağlamaya çalıştı. Ne kadar başarılı oldukları ve bundan pay çıkarmaya kalkmaları ne kadar doğru bu tartışılır. Ama bir diğer açıdan bakıldığında bu direnişten en fazla kâr sağlayabilecek oluşum aslında Akp ve başbakandı. Süreci iyi okuyabilseler ve insanların talep ettikleri saygıyı gösterebilseler, daha öncesinde mesafeli ve tepkili yaklaşan insanların bile takdirini toplayabilirlerdi. Ama başbakan parti tabanından oy kaybetme kaygısıyla, demeçlerinde yumuşamak şöyle dursun dilini gün be gün daha da katılaştırarak süreci yönetmeye çalıştı. Ve her konuşmasında, her mitinginde kullandığı saldırgan üslubun, onu dinleyen insanlar tarafından onaylandığını ve hatta teşvik edildiğini gördükçe yaptığının doğru olduğuna dair inancı pekişti. 

Ülke içindeki tırmanan gerilime ek olarak, uluslararası camiadan gelen sağduyu çağrıları da başbakanı sakinleştirmek yerine daha da agresif bir tutum takınmasına sebep oldu. Yıllarca stratejik ortaklıklar yaptığı, müttefikleri olarak gördüğü ülkelerin şu anda kendini yok etme amacı güttüğüne dair bir paranoya içinde. AB'ye "ananı da al git" , ABD'ye "van minüt" tadında takılıyor. Bu tavrında ısrarcı olması halinde gerçekten de batı dünyasından bugüne kadar gördüğü desteği kaybetme ihtimali hiç de uzak değil bence. Bölgemizde batı dünyasının ilgisine bu kadar mazhar olmamızın bir çok nedeni olabilir. Tabi ki bunları bölge uzmanları, siyasetçiler, akademisyenler benden çok daha iyi yorumlayabilirler. Fakat bence bu ilginin ve saygının temelinde demokratik bir ülke olmamız yatıyor. Her ne kadar demokrasimiz bugüne kadar defalarca kesintiye uğramış olsa da bölge ülkelerinden bizi ayıran en temel fark bu. Bugün baktığımızda İran'da bile seçimleri reformistlerin kazandığı bir dönemde ülkemizdeki yönetim anlayışının giderek daha yasakçı ve otoriter bir anlayışa bürünmesinin önce bütün Türkiye'nin sonra da bütün dünyanın endişe kaynağı olması çok normal. 

Başta da dediğim gibi son bir kaç haftalık durumdan aslında başbakan ve iktidar muazzam bir başarı sağlayabilirdi. Hem ülkesinde yaşayan her vatandaşın takdirini toplardı hemde bütün dünyaya gerçekten ülkesini ve ülkesinin demokrasisini daha ileri taşıyacak bir lider olduğunu gösterebilirdi. Ama bugün geldiğimiz noktadan baktığımızda sadece giden trenin arkasından el sallayabilirler.

15 Haziran 2013 Cumartesi

Gaza Boğulan Masal


Kız ne olduğunu anlamamıştı. Bir gün önce de gaz atmışlardı fakat bu sanki farklıydı. Ne yüzüne sardığı eşarbın bir faydası vardı ne de bütün yüzüne sürüp durduğu limonun. Ağzı yüzü yanıyor, nefes alamıyordu. Tek düşündüğü şey kaçmaktı fakat bir türlü vücuduna hükmedemiyor, nereye olduğunu göremese bile bacaklarına koşmaları için komut veremiyordu. Yanmaların ve yaşların arasından görebildiği kadarıyla antik çağlardan fırlamış ateş püskürten bir ejderha edasıyla su fışkırtarak ilerleyen TOMA denen canavar git gide yaklaşıyordu.

Kendine acıyordu artık sadece. Bugüne kadar hiç bir eyleme katılmamış, hiç bir olayı protesto etmemiş, hiç bir zaman sokaklarda yürüyüşlere katılmamış olan kendine. Neye, niye direnildiğini bile tam olarak anlamamışken, içinde biriktiğinin bugüne kadar farkında olmadığı tepkinin esiri olmuş ve atmıştı kendini sokaklara. Sokakta an be an içindeki tepkiyi tanımış, anlamış ve benimsemişti. Konuştuğu her insanda yıllardır içinde içten içe yanan ateşin bir parçasını görmüştü. Bazı insanlarla aynı şeylere kızgın olduklarını görüp, bu güne kadar hiç bir parçası olarak hissedemediği topluma karşı bir aidiyet duygusu filizlenmişti yüreğinde. Bazılarının tepkileri ise kendininkilerden çok farklı olmasına rağmen bunları duydukça, farklılıklara ve değişik kaygılara bakış açısı değişmişti. İlk defa dinliyordu herkesi ve dinledikçe anlıyor, anladıkça daha çok saygı gösteriyordu. İlk defa yaşadığı dar çerçevenin dışına çıkıp nasıl bir toplumda, kimlerle beraber yaşadığının farkına varmaya başlamıştı. İçinde uyanan bu bilinç durumunun hazzını tam yaşamaya başlamışken  "Böyle bitemez" diye çığlıklar atıyordu zihninde. Canavar daha da yaklaşmıştı arkasında silahlı, kalkanlı kara şövalyeleriyle. "Buraya kadarmış" diye düşündü. En iyi ihtimalle gözaltına alınacağını düşünüyor ve bu en iyi ihtimal bile duyduklarından dolayı ödünü patlatmaya yetiyordu. 

Aniden o kaosun içinde bir yöne doğru sürüklendiğini hissetti. Tam olarak göremese ve ne olduğunu anlamasa da vücuduna sarılmış kolların farkına vardı. O kollar onu yarı taşıyarak yarı sürükleyerek canavardan ve ordusundan uzaklaştırmaya çalışıyordu. Ara sokaklara girdiler. Kolların sahibi onu kapısını açık buldukları bir apartmanın içine soktu. Kızın maske olarak kullandığı eşarbı çıkarmış, yüzüne elindeki spreyle bir şeyler sıkıyordu. Acının tamamen yok olmasa da azaldığını hissediyordu. Sanki görüşü de düzelmeye başlamıştı. Artık daha rahat nefes alabiliyordu ve o nefeslerin arasında kendini canavarın önünden alan kurtarıcısının yüzüne ilk defa uzun uzun baktı. İçinde bir şeyler kıpırdamıştı. Yaşadığı şeylerin yarattığı adrenalin ve duygu yoğunluğunun da etkisiyle, günlerdir masal gibi süren direnişin devamında beyaz atlı prensini bulabilme ihtimali çok mantıklı gelmişti kıza. "Biraz daha iyi misin?" diye sordu prens. "Eğer devam edebilecek durumdaysan insanların yanına gidelim. Kalabalıktan ayrılıp sakata gelmeyelim."

Kafalarını uzatıp sağı solu kontrol ettikten sonra dikkatlice çıktılar apartmandan. Kız artık kendine gelmiş olsa da eleman destek olmak amacıyla elinden tutmuş hızlı hızlı yürüyorlardı. Kız hem yaşadığı gerilimden  hem de el ele ilerlemelerinden dolayı heyecanlıydı. "Ortalık yatıştığında kesinlikle daha iyi tanımalıyım bu çocuğu" diye geçiriyordu içinden. Ara sokaklardan çıkmışlar artık insanların toplandıkları yer görüş alanlarına girmişti. Polisler kalabalıkla aralarında bir hayli mesafe olmasına rağmen hala seyrek de olsa gaz bombaları atmaya devam ediyordu. Ama kız artık korkmuyordu. Kurtarıcısı elinden tutmuş daha da güvende olacakları o kalabalığa doğru götürüyordu onu. Sadece metreler kalmıştı kendileri gibi olanların arasına karışmaya. Aniden tuttuğu elin gülle gibi ağırlaşıp kendini aşağı doğru çektiğini hissetti. Kafasını çevirip kurtarıcısına baktığında kanlar içinde yerde yattığını gördü, başucunda gazlar fışkırtan kanlı bir kapsülle beraber. Kalabalığın gelip onları aldığının, güvenli bir yere taşıdıklarının hayal meyal farkındaydı. Gözyaşlarından hiçbir şeyi görmüyordu ve bu seferki yaşlar gazdan kaynaklı değildi. Hıçkırıklarının arasında "Adını bile bilmiyorum" diye geçirdi aklından. 

Ertesi gün kız gene direniyordu. Çok daha öfkeli, çok daha sert. İçindeki adını koyamadığı tepkisinin, tam olarak neye yönelteceğini bilemediği direnme duygusunun yerini kaya gibi sağlam bir duygu doldurmuştu. Kız artık, ilk defa karşısına çıkan aşk ihtimalinin elinden alınmasına karşı direniyordu.

11 Haziran 2013 Salı

Toplum Maketi

Son yıllarda özellikle ekonominin inşaata dayanması sebebiyle yapılan sitelerin bilgisayarda hazırlanmış 3d görsellerine ya da belli ölçekte küçültülmüş maketlerine bir hayli aşinayız. Nasıl oluyor bu işlem? Mesela ev almayı düşündüğünüz şirkete gidiyorsunuz. İnşaat daha yeni başlamış veyahut daha başlamamış olduğu için size görsellerle maketlerle yapılacak olan siteyi bir bir anlatıyorlar. İşte şurada avm var burada otopark var, ortaya havuz koyduk yamacına spor tesisi yaptık falan filan.Hatta belli bir oranda o ortamda beraber yaşayacağınız insan profilini bile çıkartıyorlar size. Bir nevi yaşayacağınız ortamın ve hayatın ön gösterimini yapıyorlar size. 


Bunu acaba topluma uygulayamaz mıyız? Yaşadığı ülkenin nasıl bir yer olduğunu, kimlerle beraber yaşaması gerekeceğini insanlara böyle bir sistemle anlatamaz mıyız? Hemen ülkenin üç boyutlu grafiklerini, maketlerini nasıl yapacağız demeyin. Çünkü zaten böyle bir imkan var elimizde. Şehirlerarası otobüsler.Sadece yapmamız gereken insanların en az bir kere yurdun bir ucundan diğerine otobüs yolculuğu yapmalarını sağlamak. Yol boyunca camdan bakmak suretiyle yaşadığımız ülkenin coğrafi ve fiziksel özellikleri hakkında fikir edinmek çok kolay. İklim, bitki örtüsü, dağlar, dereler vb. bunların hepsini site maketlerinde avmlerin spor salonların gösterildiği şekilde insanlara gösterebiliriz. Beraber yaşayacağımız insanlara gelince de, toplam 40-50 yolcunun içinde toplumun her kesiminden birilerini görmek mümkün. 6 numaradaki hacı amca, 11 numaradaki mini şortlu genç kız, 17-18 numaralardaki Alevi karı koca, 23 numaradaki Kürt genç, 29 numaradaki orta yaşlı Laz bey, 32 numaradaki Rum hanımefendi,en arkalarda Tatar çift ve çocukları. Her koltukta farklı bir hayat farklı bir kültür var. Kaptanımız Bulgar göçmeni, muavinlerimizin biri enerjik bir Roman genci, daha yaşlı ve ağır duransa Yörük. Ne dersiniz o şuursuzca para harcanıp hazırlanan yaşam alanı grafik ve maketlerinden çok daha gerçekçi ve etkileyici bir toplum maketi değil mi?

Yapmamız gereken tek şey insanlara bu yolculukla, aslında hepimizin aynı yol doğrultusunda beraber ilerleyen insanlar olduğumuzu ve sevsek de sevmesek de bu toplumu oluşturan her kesimle beraber yaşamak, saygı göstermek zorunda olduğumuzu anlatmak. Hepinize iyi yolculuklar.

8 Haziran 2013 Cumartesi

Direnişe Ecnebi Ezgiler


Direniş başladığı günden beri müzikle hep iç içe oldu. Zaten klasikleşmiş olan şarkılarımız, türkülerimiz, marşlarımız herkesin dilinde. Bir taraftan Gündoğdu Marşı yükselirken diğer yandan 10. Yıl Marşının sesi yükseliyor. Bandista'nın Haydi Barikata şarkısıyla artık herkes kendini daha bir bağdaştırıyor normal olarak. Barikat kelimesi bir kavramdan insanların hayatındaki bir gerçekliğe dönüştü çünkü. Halaylar, danslar polis şiddeti kesildiğinden beri direnişin en güzel yüzünü oluşturuyor. Bunlara eklenen yeni şarkılarımızda var tabi. Kardeş Türküler Tencere Tava Havası'yla başbakanı düşündürürken güldürmeye çalışırken Duman herşeye eyvallah çekerek gaza, copa rağmen direnişin amacını ve süreceğini haykırıyor. Son olarak da Boğaziçi'nden cazcı kardeşlerimiz çapulcuyu ezgilerine ekleyip bir tebessüm yarattılar herkesde. 

Ben de bir kaç tane yurtdışından öneri vereyim dedim. İlk olarak gördüğümüz şiddete olan sinirimizi dışa vurmak amacıyla "I say fuck authority/Silent majority/Raised by the system/Now it's time to raise against them" diyen Pennywise'ın Fuck Authority şarkısını öneriyorum. Sonrasında bir hayli eskilere gidip 1940larda Woody Guthrie'nin Amerikan Rüyası yalanını eleştirmek için yazdığı This Land is Your Land'i dinleyerek biraz sakin tonlara yol alabiliriz. Ardından Nirvana'ya mal edilmiş olsa da David Bovie'den The Man Who Sold The World ve Iggy Pop'dan Corruption'la bizi yönetenlere manidar mesajlar vermekten hiç çekinmeyelim. Bize destek olan ve olacak herkesi sokaklarda R.E.M'den Welcome to the Occupation'la karşılamak sizce de çok şık olmaz mı? Son olarak da bizleri şiddetle, vandalizmle suçlayanlara inat, devrim ve değişimin bu güne kadar görülen kanlı örneklerinin aksine, barışçıl yollarla, sanatla, kültürle, bilinçle, politik değil sosyolojik olarak da gerçekleşebileceğine inandığımızı hep bir ağızdan Stars'dan Soft Revolution'ı söyleyerek dile getirebiliriz.

Son olarak sokaklarda meydanlarda bizi müziksiz bırakmayan, sıkıntıların içinde ruhumuzu onaran  bütün dostlarımıza teşekkür ederim. 


7 Haziran 2013 Cuma

Ajan mıyız Lan Yoksa???




İnsanlar anlam veremediği şeyleri nedense çok abuk açıklamalarla çözmeye çalışıyor. Halbuki şöyle dümdüz baksanız olayın ne kadar net olduğunu göreceksiniz. Sadece ve sadece "yeter hacı şu tavrından kurtul" demeye çalışıyoruz.  

Komplo teorileri üretmekle uğraşma lütfen. Ergenekoncu dedin ya hani, o davaları bu kadar ayağa düşürüp tutarsızlaşmanıza rağmen emin ol bende böyle bir davayı desteklerim. Çünkü ne askerin, ne derin devletin ne de senin üzerimizde baskı kurma ve kirli oyunlar oynama hakkı olmadığına inanıyorum. Askeri çağırıyorlar dedin ya orada zaten saçmaladın. Çünkü askeri bir yönetimin de senin yönetiminden hiçbir farkı olmayacağını ve hatta belki de daha baskıcı olacağının bilincindeyim. Ulusalcılar bu işin arkasında dedin o da tutmadı. Çünkü her ne kadar Mustafa Kemal ve cumhuriyet değerlerine inansam da ulusalcıların yaptığı, kendileri gibi olmayanları baskılayan ve dışlayan bir anlayışın da karşısındayım. Barış sürecini sabote etmek istiyorlar derken bir daha düşün bence. Günlerdir bu ülkenin tarihinde hiç görülmemiş bir barış ve kardeşlik bilinci yarattık biz sokaklarda. Kürt, Türk, sünni, alevi el ele meydanlardaydık. Siz ve sizden öncekilerin yarattığı bu ayrımları bir potada eritebildiğimizi gördüğünüz için anlamadınız belki de. Sizin lügatınızda her "biz" karşısına konulması gereken bir "siz" varken sokaktakilerin tek vücut "biz" olması tedirgin etti belki de sizi. Bu anlayamama ve tedirginlik haliyle komplo teorilerine sığınıp işin altında hep birşey aradınız muhtemelen. Çünkü daha önce böyle birşey görmemiştiniz. Ama sizde tıkanmaya başladınız. Ürettiğiniz teoriler komikleşmeye başladı. Yabancı ülke ajanlarından girip faiz lobisinden çıktınız. Tamam eğer bu bir kriz durumuysa, her krizde olduğu gibi bundan da nemalanmaya çalışanlar çıkacaktır. Ama keşke önce işin özünü anlasaydınız da sonra kimsenin bu güzel duruştan nemalanmaması için hep beraber çalışsaydık.

Size, hepinize ; bu ülkenin politikacılarına, sanatçılarına, öğretmenlerine, ebeveylerimize kısacası şu anda orta yaşlarını yaşayan herkese teşekkür etmek isterim. İyi ki bizler apolitik olalım diye bu kadar uğraşmışsınız. Bu sayede sizlerin politikalarınızdan, siyaset dilinizden, tek yanlı ideolojilerinizden, dar bakış açılarınızdan muaf olduk ve kendi dilimizi yarattık. Ne dersiniz sizce de çok tatlı çocuklar değil miyiz?

6 Haziran 2013 Perşembe

Bu Yeni Nesil Bir Harika Dostum


Yıllarca bu ülkede siyasetin, politikanın, toplumsal kaygıların kelli felli, aşırı ciddi, bir ince agresif adamların tekelinde olduğuna inandık, inandırıldık.  İdeolojiyi babadan oğula geçen bir gelenekmiş gibi gördük. Çünkü biz apolitik olmalıydık. Eğer olmazsak sizin çektiğiniz acıları bizde çekerdik. Sistematik olarak koca bir ülkenin gençliğini pasifize ettiniz. Sadece işinize yarayacağını düşündüğünüz piyonlar ve militanlar yarattınız gençlerden. Kalanını hiç düşünmediniz. Çünkü gerçekten sizin politikalarınıza karşı apolitik olmuştuk. Ama o köhne, eskimiş poitikalarınızın, ideolojilerinizin, sloganlarınızın dışında bir şeyler yaratabilecek kadar yetenekli çocuklar olduğumuz gerçeğini gözden kaçırdınız.


Biz sizin kadar ciddi değiliz belki ama sorunları haddinden fazla ciddiye almanın onu çözümsüzlüğe götürdüğünün farkındayız. Keskin çizgilerimiz, siyahlarımız beyazlarımız yok belki ama yuvarlak hatların daha seksi; turuncunun,yeşilin,morun,pembenin daha eğlenceli olduğunun bilincindeyiz. İdeolojik argümanlardan oluşturulan sloganları pek bilmeyiz ama duvarlara yazdığımız sloganların sonuna bir 'bebişim' koymayı ihmal etmeyiz. Solu sağı sizler kadar iyi analiz edemeyiz ama ikisinin merkezi olan insanın farkındayız. Herkes gibi bizim de düşüncelerimizde yanlışlarımız olabilir fakat en azından düşünürüz, zamanında birilerinin düşünüp ortaya koyduğu fikirleri okuyup ezberleyip, bu fikirleri kutsallaştırıp körü körüne peşinden gitmeyiz. 


Aslında biz baya eğlenceli çocuklarız. Tanısanız sizde seversiniz bence. En önemlisi biz kendimizle ve herşeyle dalga geçebiliriz. Bu yüzden çapulcu dediğinizde benimseriz, ayyaş dediğinizde gülümseriz, gazla hatıra fotoları çektiririz. Bu kadar sıkıntının, acının yaşandığı bir direnişte bir o kadar da eğlenebilmeyi, gülebilmeyi işte bu sayede başarırız. Sizin bakış açınızla baktığımızda işte biz bu kadar gevşeğiz. Keşke sizde biraz gevşeyebilseniz. Nasıl ferahlayacaksınız anlatamam. Sonuç itibari ile size göre marjinal bize göre süt.

4 Haziran 2013 Salı

Pardon Beyler Ama Bu Halkın Direnişi



Kusura bakmayın millet ama artık konuşmalarınızın ve bizler üstünden prim çabalarınızın hiçbir değeri yok bizim için. Günlerce biz sokaklardayken bütün kimliklerimizden, ideolojilerimizden sıyrılıp insan olarak oradaydık beyler. 

 Sırrı Süreyya Önder ilk günden beri yanımızdaydı. Fakat bu direniş asla BDPye mal edilemez. Ulusalcı anlayışa sahip kardeşlerimiz çoğunlukla yanımızdaydı teşekkür ederiz. Ama bu direnişin ulusalcı bir yapısı yoktur. Kemal Kılıçdaroğlu vekilleriyle beraber yanımızda durdu müteşekkiriz. Ama bu direnişten CHPye de ekmek çıkmaz. Ülkücü kardeşlerimizin bir kısmı bile geldi bize destek verdi, çok mutluyuz. Fakat lütfen direnişimiz MHP politikalarına alet olmasın. Kürt kardeşlerimiz yanımızdaydı, onların hakları konusunda hassasız ama buradaki asıl hassasiyetimiz herkesin hakları ve özgürlükleri. STKlar ve sendikalar desteğini esirgemedi sağolsunlar  ama onların odaklanmış taleplerinin üzerinde insanlık taleplerimiz var. Başı kapalı, muhafazakar kardeşlerimizden de yanımızda olanlar vardı, özgürlüğün herkes için temel sorun olduğunu gösterdikleri için sevinçliyiz lakin bu direnişi muhafazakarlara da mal etmemiz mümkün değil.

Bu direniş hepimizin. İdeolojik kimliklerin hepsinin üstünde her bireyin. Orada yer alan herkesin. Destek veren her grubun. Camlarına yardım malzemeleri koyan teyzelerimiz amcalarımızın. Kavgalarını, çekişmelerini bir tarafa bırakıp yanyana gelen her kesimin. Başımıza birşey gelmesin diye evlerinde dua eden insanlarımızın. Bizleri darbeyi görmüş bireyler olarak apolitik yetiştirmek için ellerinden geleni yapan fakat bu durumda endişe ve hayır dualarıyla sokaklara gönderen annelerimizin babalarımızın.

Yanımızda ve yardımcı olan herkese bir teşekkürü borç biliriz. Ama şunu da unutmadan eklemek isteriz. Hiçbirinizin bu direnişi kendi ideolojik anlayışına mal etmesine de izin vermeyeceğiz. Hadi şimdi sokaklara...

2 Haziran 2013 Pazar

Sakin Sakin Direniş

Direniş günlerdir sürüyor ve devam ediyor. Polis şiddeti gün geçtikçe daha da arttırıyor. Bunun sonucunda direnişin içinden de artık şiddet eğilimleri gözükmeye başladı. Şimdi günlerdir bizim duruşumuzu, halimizi yazmayan medya şiddete başvurduğumuzu bağıra bağıra yaymaya başlayacak büyük ihtimalle. Bu çok normal bir reaksiyon değil mi? Günlerce gaz, su, cop yiyen insanların sabrının taşması ve saldırmaları çok normal değil mi? Bir kedi bile köşeye sıkıştırıldığında kaplan olup saldırırken günlerdir şiddete maruz kalan, etrafı çevrilen, üzerine gidilen insanların saldırmasını yadırgamak biraz saçma gibi. Kusura bakmayın ama biri size tokat attığında diğer yanağınızı dönün argümanını en son Hz. İsa uyguladı. 


İnsanları şiddete yöneltmek için büyük bir tahrik var. İzmir'de birebir yaşadığım olaydan bahsetmek istiyorum. Zaten aralıksız gaz atan, TOMAsıyla üstümüze gelen su sıkan polis bunlarla yetinmeyip bir de bizi taş yağmuruna tuttu. Çevik kuvvet ekipleri kalkanların arkasından seri taş atışı gerçekleştirdi. Sıkıldıysanız gazdan sudan, değişiklik istediyseniz eyvallah da gazı suyu bize vereydiniz bari. Sonra direnişçiler taş attı. Onların fırlattıklarını geri iade ettik napalım. Bunun üstüne Tayyip bey televizyonlara çıkıp sokaklara bizde istesek milyonları indiririz demesinden sonra gece ellerinde sopalarıyla direnişçilere saldıran siviller peydahlanıyor sokaklarda. Bu resmen kendi yandaşlarını insanlara saldırması için kışkırtmak değilse ne? 


Gene de sakin olmalıyız. Onlara kimse dur demese de biz kendimize dur demeliyiz. Bu direnişin hiçbir partiyle, ideolojiyle, örgütle alakası olmayan sivil ve barışçıl bir direniş olduğunu unutmayalım. Bu direnişin felsefesi, kendine saldıran polise börek uzatan insanın naifliğiyle gece sonunda çöpleri temizleyen insanın duyarlılığının birleşimidir. Bu duruşu koruyalım.

31 Mayıs 2013 Cuma

Direniş Bütün Ülkede

Yazamıcam bugün. Olanlardan sonra dilim varmıyor. Tek güzel taraf bütün ülkenin ayağa kalktığını görmek.

                                                               BURASI ANKARA

                                               
                                                          BURASI ESKİŞEHİR
                                           
                                      

                                                                  BURASI İZMİR



BURASI MERSİN

Dört bir yandan destek veren herkese helal olsun. Resimlerini koydukların dışında daha onlarca şehir var gezi parkına, ağacına, doğasına, hayatına, yaşam tarzına sahip çıkan ve direnen. Diren gezi parkı. Direnin en çatışmalı cephe olan İstanbul'un güzel insanları. Damarına basılınca çok seksi oluyorsun Türkiyem.



                                                           BU DA BÜTÜN ÜLKE


30 Mayıs 2013 Perşembe

Kutuplaşmada Dört Nala


Türkiye yıllardır toplum içindeki kutuplaşmalardan çok çekti ve hala çekmeye devam ediyor. Zamanında müslüman gayrimüslim, sağcı solcu arasında oluşturulan kutuplaşmalar sonucunda ülkenin geldiği durum ortada olmasına rağmen günümüzde de bu düşman tavır sergilenmeye devam ediyor. Sadece toplumun ayrıksılaşan gruplarının isimleri değişiyor. Bunun temelinde toplumu yöneten ve yönlendiren kişilerin düşmanca tavırları ve söylemleri yer alıyor. Maalesef toplum olarak düşünme kavramına çok yatkın olmadığımız için de bu insanların demeçleri bizleri kolayca yönlendirebiliyor. Sempati ya da bağlılık duyduğumuz herhangi bir oluşumun başındaki kişinin söylediği her söz toplumun katmanlarında katlanarak etkisini arttırıyor. Böyle bir toplumda siyasetçilerin daha sağduyulu olmasını beklemek gerekir. Fakat onlarda yandaş ve seçmen kaygısıyla bu ateşi körüklemekten vazgeçmiyor. Bu konuda herhangi bir oluşumu diğerinden ayırmak da çok mümkün değil maalesef. O bunu yaptı bu bunu yaptı şeklindeki tespitlerle işi bir sidik yarışına döndürmenin  anlamı yok. Toplumdaki hiçbir kesimin diğerine tahammülü yok. 

Lafa geldiğinde hep tarihimizdeki hoşgörüden bahsederiz. Herkesin beraber yaşayabildiğinden bahsederiz. Geçenlerde büyük usta Yaşar Kemal'de geçmişe atıf yaparak çocukluğunun geçtiği köyden bahsetti. O Türkmen köyündeki tek Kürt aile olmalarına  rağmen hiçbir ayrımcılığa uğramadıklarını anlattı ve 'Bütün Türkiye benim köyüm gibi olsun' diyerek noktaladı. Ben daha yakın geçmişe kendi çocukluğuma gitmek istiyorum, büyüdüğüm mahalleye. Orada babamlar toplanır rakı sofraları kurulurdu. Ben de daha 5-6 yaşındayken o sofraların baş köşesine oturtulurdum. Masada her telden insan olurdu ve bu insanlar aynı zamanda ramazanda orucunu tutar, cuma camiye giderdi. Bu arkadaş çevresinin içinde bir camaate bağlı hoca bile vardı. Ne o kimseye içmeyin derdi ne de kimse ona niye içmiyorsun. Hepsi farklı partilere oy verse de, farklı kökenleri olsa da, farklı takımları tutsalar da herhangi bir durumda hepsi birbirine yardım ederdi. Birbirlerine insan olarak bakmayı bilen, farklılıkları bir arkadaş sohbeti içinde eritebilen güzel insanlardı. Ustanın affına sığınarak bende Türkiye benim mahallem gibi olsa keşke diyorum.

28 Mayıs 2013 Salı

Gezi Parkı da Gidiyor


Dün gece gezi parkı apar topar yok edilmeye başladı. Sosyal medyada durumun duyurulması sonrası gece yarısı olmasına rağmen insanlar toplanıp yıkımı engellemeye çalıştı. Fakat sabah olduğunda polisimiz gene klasikleşen müdahale yöntemini kullanarak yıkıma engel olmaya çalışan topluluğu dağıtmaya çalıştı. Sarıldılar gene biber gazına. Taksim meydanındaki keyfi uygulamalara tepki göstermek isteyen insanları gene perişan ettiler. Orada düzenleme yapabilirsiniz, değişiklikler yapabilirsiniz sorun bu değil. Sadece herşeyin oldu bittiye getirilerek apar topar yapılması sorun. Oraya tekrar yapmak istediğiniz Topçu Kışlası değil sorun. Topçu Kışlası adı altında yapıcağınız binanın AVM olması ve bunun için oradaki neredeyse asırlık ağaçları yok etmeniz sorun. Zaten beton yığını olan şehirlerimizde çok az sayıda olan yeşil alanları yok etmeniz sorun. Ama ağaç dediğin nedir değil mi. Dikelim heryere alışveriş merkezlerini, gökdelenleri. Ülkenin ekonomisini yaslamışız inşaata, iki ağaç yüzünden ekonomimize sekte mi vuralım. 

Bugün ülkeyi yönetenler yani vekillerimizden ikisi bu uygulamaya sert tepki verdi. Tabi ki ilk olarak Sırrı Süreyya Önder'in iş makinalarının önüne geçip yıkımı durdurması geliyor. Polis barikatını geçişi ve herkesi tepki koymaya çağırması umarım diğer vekillerimize de örnek olur. Bir ağacın milletvekili denen insandan daha değerli olduğunu haykırması herkesin zihninde yer eder umarım. Diğer tepkiyse eski kültür bakanı Ertuğrul Günay'dan geldi. Bu uygulamaları gerçekleştiren siyasi otoritenin içinden biri olarak samimiyeti sorgulansa dahi verdiği 'Fethin yıldönümünde İstanbul'da AVM yapmak için 75 yıllık ağaçları kesmeye kalkanlar, ne Fatih'i anlamışlar ne de Yaradan'ın emrini!' demeci bence saygıyı hak ediyor.  

Vampirler de Bozdu Arkadaş


Vampir sektörü edebiyatta ve sinemada her zaman güçlü bir korku simgesi olarak kullanılmıştır. Kendi içinde kökenlerini, tarihçesini, mitolojisini yaratmış karakterlerdir. Vampirleri diğer korku ögelerinden ayıran en büyük fark ise diğer canavarların aksine sofistike, karizmatik ve çok zeki yaratıklar olmalarıdır. Bu özellikleri sayesinde korku ve tiksinmenin yanı sıra hayranlık duygusu da uyandırmışlardır. Bir Nosferatu olsun bir Kont Drakula olsun tüylerimizi diken diken etse de bir yandan da içten içe saygımızı ve hayranlığımızı kazanmış şahsiyetlerdir. Günümüzde işin bu hayranlık boyutuna fazlasıyla odaklanılması sonucu yeni nesil vampirler işgal etti her yeri. Yakışıklı, karizmatik, zengin, sevecen vampirlerden geçilmiyor piyasada. En net örneğini de Twilight denen seride görüyoruz bu dejenere vampirlerin. Bu serinin dünya çapında patlama yapmasından sonra da, gözünü para hırsı bürüyen ticari mekanizmaların  her köşe başında ışıl ışıl, iyi aile çocuğu vampirler peydahlamaları uzun sürmedi tabi.Ama vampir böyle bir şey değil arkadaşlar. Güneşte parıldayan, depresif ergen liseli gibi takılan, altına babasının çektiği arabayla cool cool takılan Bilkent bebesi gibi vampir olmaz. Yeni bir film çekseler, Dracula abimiz kalksa tabutundan, 'Vampirliği de ayağa düşürdünüz lan' diye vursa odunu beline beline bu parıldayan oğlanların. Bence baya bir gişe de yapar. Hem biz rahatlamış oluruz hem onlar gene para kazanmış olur.


Bu konu hakkında zaten o kadar yazıldı çizildi, nereden çıktı şimdi bunu yazmak diyebilirsiniz. Milli Gazete diye muhafazakar sağ görüşlü bir gazete var ülkemizde. Onda çıkan bir haberi gördüm bugün internette. Bu gazete de aynı benim gibi yani nesil vampirlere tepkili fakat onların kafa farklı bir yerde. Bu şirin vampirlerle insanların ilgisini çekip sonra onlara karşı korunma yöntemi olan haçı kullanarak misyonerlik yaptıklarını iddia etmişler. Ya Twilight'ın yaptığı misyonerlikle hristiyan olunacaksa zaten çok fazla bir şey söylemeye gerek yok. Aşırı paranoyaklık yapılıyor gene her zamanki gibi. Nosferatu abimiz olsaydı böyle haberler yapamazlardı bence. 

27 Mayıs 2013 Pazartesi

Da Vinci's Demons'a da Ayar Verelim



Ya arkadaş ne kadar huylu milletiz. Osuruktan nem kapmak diye bir tabir vardır ya bize cuk oturuyor. Muhteşem Yüzyıl polemiklerinden anca ufak ufak kurtulmuşken düşman ilan edilecek yeni bir dizi bulduk hemen. Bu sefer ufkumuzu bir hayli genişlettik ama. Dünyadaki yapımları taramaya başladık var mı ecdadımıza bir hakaret durumu diye. Olmaz olur mu? Leonardo da Vinci denilen gafilin anlatıldığı kurgusal hikayede neler var neler. Kafadan ilk bölümündeki Türk karakteri sebebiyle davalar açsak da sürüm sürüm süründürsek hepsini. Dizideki Türk afyon takılıyor, bir de inanır mısınız müslüman değil. Hemen ayar vermek lazım. Nasıl böyle gösterirler Türkleri? Bizim ecdadımızda uyuşturucu müptelası bir tek adam bulunmaz çünkü, bulunamaz. Müslüman olamamak ne demek. Bugün bile dindar bir nesil yetiştirmekken en büyük gayemiz kutsallar kutsalı ecdadımızda hayatta olmaz böyle şeyler. İlerleyen bölümlerde iş iyice çığrından çıkıyor zaten. Ecdadımızın azılı düşmanı Kazıklı Voyvoda bizim için ağza alınmayacak sözler söylüyor. Halbuki düşmanda olsak adamın 'Saygıdeğer Türk milleti azıcık tadımı kaçırdı bugünlerde' tarzı demeçler vermesi gerekliydi. Gerekli tepkiyi millet olarak ivedilikle vermeliyiz. Başbakanımız çıkıp açıklamalar yapmalı, savcılarımız hemen hakaret davaları için çalışmalara başlamalı.

İyi ki katolik bir millet değiliz diye de düşünmüyor değilim. Dizide papaya, kiliseye karşı takınılan tutuma bakacak olursak yer yerinden oynardı ülkede. Meydanlarda yüzbinler toplanır hep bir ağızdan Ave Maria söylerdi. 'Kanımız aksada zafer Katolikliğin' diye sloganlar atılır, dizinin yapımcılarına karşı bir haçlı seferi başlatmalı mıyız diye televizyonlarda günlerce tartışırdık.

Allah herkese gerçekle kurguyu ayırabilecek zihinsel yetenekleri nasip etsin diyerek susuyorum.
(Ama adamlar güzel dizi yapmışlar, seyredin bence)




26 Mayıs 2013 Pazar

Ankara'nın Sembolü Sallama !


Yıllarca Ankara'da tartışma konusu olmuş bir durumdur bu. 20 yıla yakın bir süre boyunca Ankara'nın amblemi ne olmalı diye tartışmalar sürmüş, amblemler belirlenmiş, davalar açılmış, davalar kapanmıştır. Ankara'nın sembolleri arasından seçim yapmak sıkıntılı bir sürece dönüşmüştür. Kedisi diyen çıkmıştır ona karşı keçisi diyenler bastırmıştır. Kocatepe camisi diyenleri Anıtkabir'ciler püskürtmüştür. Sıhhıye' deki geyik figürlü güneş kursunu örnek verenlere antitez Atakule tarafından yükselmiştir. Ve hala Ankara'nın ambleminin ne olacağına dair herkesi tatmin edecek bir sonuç ortaya çıkmamıştır.

Bu konuyu tartışan kişilerin kariyerlerini, karakterlerini, yeterliliklerini tartışmıyorum elbette. Aralarında akademisyenler, siyasetçiler, sanatçılar gibi donanımlı bireyler var. Benim sadece naçizane bir önerim var. Ankara'da günlük hayatın her anında karşınıza çıkabilecek, bazı şahıs ve grupların saplantı derecesinde sempati ve bağlılık duyduğu, vücutlarının herhangi bir uzvu gibi gördükleri bir olgu var Ankara'da. Günlük rutinleriniz esnasında her an karşılaşabileceğiniz ve hedef olabileceğiniz bir gerçektir sallama. Maça gittiğinizde, bir barda bira içerken, Kızılay'da dolanırken, okulunuzun bahçesinde kahvenizi yudumlarken ve son örnekte olduğu gibi öpüşürken. Japonya'da samuray kılıcı neyse Ankara'da sallama odur. Ama arada büyük bir fark vardır. Japonya'daki kılıç şeref, onur gibi yüksek değerleri sembolize ederken, Ankara'da sallama şerefsizlerin silahı olmuştur.

25 Mayıs 2013 Cumartesi

Bir Koalanın Ütopyası

Üstümde bir ağırlık var. Sanki herşey üzerime üzerime geliyor. Gündem denen kavram boğazına oturmuş bir öküz gibi kalk desem de kalmıyor. Bir gün bombalar patlıyor ertesi gün bombaları unutturmak için bilumum yasaklar devreye giriyor. Çirkin şehirler üstüme üstüme geliyor. Anlayışsız, tahammülsüz insanlar kronik bir nasır gibi ne yapsan kurtulamıyorsun. İnsanlarımızdan şikayetçiyiz, hiçbirşeyi takip etmiyorlar, okumuyorlar, izlemiyorlar diye. Reyhanlı deniyor ben buranın yabancısıyım cevabı alınıyor. Ama bir yandan da hak veriyorum onlara bu kadar çok çirkinliği, sıkıntıyı her gün her gün okusa, izlese yürek mi dayanır can mı dayanır. Gün boyu gündem denen kaosu yutup sindirmeye çalışsa da gece gözüne uyku girmez insanın. Uykusu kaçtı diye çıkıp bir ufak alıp kafayı cilalamaya, belki sonrasında uyurum diye düşünmeye kalksa o da yasak artık. Sinir hastası olur insan.



Uyuyamadığım zaman hayal kuruyorum ben artık. Ülkeyi, gündemi, politikayı, hayatı unutmak için hayaller. Başka bir ülkeye gidiyorum geceleri. Daha doğrusu ülkemizin farklı bir versiyonuna. Bu Türkiye'nin en temel farkı meclisi oluşturanlar, ülkeyi yönetenler. Cumhurbaşkanımız ressam, başbakanımız yazar, meclisimiz de heykeltraşlardan, yönetmenlerden,tiyatroculardan, bestecilerden yani sadece sanatçılardan oluşuyor. Hemen önyargıyla yaklaşmayın. Benim meclisimdeki sanatçıların hepsi günümüzde sanatçılarla toplumun arasına o şuursuz mesafeyi koymuş olan o yüksek egolarından arınmış durumda. Meclis oturumlarının sonunda vekillerimizi bir kafede, bir barda insanlarla oturmuş kahvesini, birasını yudumlarken tatlı bir sohbet içinde görmek o kadar sıradan bir durum ki. Bu mecliste çıkarılan anayasa bir edebiyat şaheseri, planlanan şehirler bir sanat eseri. Mecliste yapılan bugüne kadarki en büyük tartışma şehirleri heykeltraşların ele geçirdiğiyle ilgili ufak bir serzeniş. E adamlar ne yapsın şehir estetiğiyle en alakalı sanat dalı onlarınki. Heryer heykellerde dolu, ciddi estetik kaygılar güden mimarlarımızın yaptığı binaların dış cephelerini ressamlarımız renklendirmiş. Ders kitaplarını edebiyatçılarımız eğitimcilerimizle işbirliği içinde yazıyor. Sokaklarda muazzam bestecilerimizin müzikleri eşlik ediyor insanlara yürürken şehrin gürültüleri yerine. Ülkenin zengin ve köklü ailelerinin her biri sanki bir Medici. Ve belki de en önemlisi zamanında iktidarı ele geçiren herkesin silah olarak kuşandığı yanlı hukuk kuralları yok. Hukukta sanatı ve sanatçıyı alenen aşağılamaya dair bir ceza yok. Yani biri bir sanat eserine ucube de dese sadece gözlerde kınama ve cehaletinden dolayı acınmayla karşılaşıyor. 

Ve sonra uyanıyorum.....

(Not: Bu hayalin küçük ölçekli bir versiyonunu yaşamamızı sağlayan Eskişehir Büyükşehir Belediye Başkanı Yılmaz Büyükerşen'e saygılar.)